14 Nisan 2015 Salı

MASKELER



Ayakları yerden kesilenlere hep özenmişimdir. Çoğu zaman belimden aşağısı toprağa gömülü… Cabası; göğüs kafesimde sımsıkı yeşeren bu sarmaşık ömrümü azaltıyor. Ateşim de yüksek. Nefes alıyor değil de buharlanıyor gibiyim. Derimi sürüngenler gibi herhangi bir yerde bırakasım var. Bu cümleleri başı eğik, telaşlı, huzursuz, ağlamaklı kurmuyorum. En kötüsü de bu sanırım. Oysa biz buna alışkınız. 

Sözüm size Türk yazarlar, senaristler ve yönetmenler! 
Hayat kadınları makyajı akmadan da üzgün olabilir. Bir genç sakallı, elinde sigara, öldürücü bir şarkı dinlemeden de aşk acısı çekebilir. Hayat hiç bir zaman kolay algılanabilir olmadı. Bu yüzden; bize hayatı yansıtmayı kafasına koymuş tüm sanatlar çelişkiler ve çatışmalar üzerine kuruludur. Daha fazla birbirimizi kandırmayalım.  

Mesela ben… Hayatı denetleyemiyorum, programlıyamıyorum. Paylaşmak zorunda olduğum bu hayatı yaşamanın uygun yolunu bulamadım. İşte bu kadar yalın ve karmaşık. Sahteliği, niteliksizliği, nankörlüğü benim konum değil. Sadece zorundalığına yetişemiyorum. 

Tam bu sırada aklıma Joseph Campbell'ın meşhur lafı geliyor:İstediğin hayatı yaşayabilmek için planladığın hayattan vazgeçmen gerekir. Sevgili J. Campbell'ın gözden kaçırdığı şu ki; planladığımız hayat -pekala- istediğimiz hayat olabilir. Görüyorsunuz ya, kısır döngüye bulanınca kralı gelse iki cümleyi bir araya getiremiyor. Kitapların dönem dönem yorucu olmasını da -herhalde- buna bağlayabiliriz. Evet, her şeyim parça parça dökülürken eksik hissediyordum. Şimdi bir de okumamak beni hepten hiçleştiriyor. Bu yüzden agresifliğimi mazur görün. 
Bu yazıyı da J. Campbell'a laf yetiştirme gücünü kendimde bulamadığım için bitiriyorum. 

“Bir ömrün ayrıcalığı kim isen o olmaktır.” 

Hadi oradan Joseph sen de…